Askerlik – Biliyorsan Bile Söyleme

Askere gidenler bilir, çevrenizden askere gitmiş kimler varsa size askerlikle ilgili şu altın öğüdü verirler. Tam cümlesi şu an aklıma gelmese de genel kalıp olarak şunları sayabiliriz sanırım: “Hiç bir şeye gönüllü olma.”, “Biliyorsan da söyleme.”, “Ben şu işi biliyorum, yapabilirim deme.”. Bu ve benzeri cümleler, genel mantık aynı. Arka planda kal, yoksa üstüne bir dünya iş yığarlar. Bir şekilde önündeki 6 ay, 12 ay neyse askerliğini bitir geri dön.

Tabii benim askerliğe gittiğim zaman biraz eskide kaldı, benim zamanımda üniversite mezunları 6 ay yapıyordu. Bedelli askerlik şansı yoktu. Üniversiteyi bitirdiğim gibi askere gitmiştim. Bedelli askerlik yapanlara hala bu tavsiyeleri veriyorlar mı emin değilim. Muhtemelen veriliyordur, askere giderken en çok duyduğum tavsiye buydu çünkü.

Geçenlerde bir İngiliz dizisi izliyorum, 1960’larda geçiyor yanlış bilmiyorsam. Bir bölümünde baba oğlunu askere gönderiyor. Ciddi bir şekilde vedalaşıyorlar, sarılma falan yok. En son çocuk otobüse binecek, baba en son öğüdünü veriyor: “Hiç bir şeye gönüllü olma!”. Bu sayede bu öğüdün sadece bize ait değil belki de evrensel bir şey olduğunu hayretle öğrenmiş oldum.

Peki bu öğüdü verenler haksız mı? Kendi askerlik tecrübelerime dayanarak söyleyebilirim ki haksız değiller. Askerliğimi 6 ay jandarma olarak yaptım. Yaklaşık 40 gün acemilik, gerisi bir karakolda usta birliği. Tam 6 ay sürmüyor gerçi, izinleri çıkarınca 5 buçuk ay gibi bir şey olması lazım. Acemilikte zaten sizden ekstra beklenen bir şey olmuyor, sürü halinde gel, git, yemek ye, içtimaya katıl falan filan. Öne çıkabileceğiniz bir şey yok neredeyse. Neredeyse dedim çünkü bir kişi çavuş olmak için öne çıkmıştı. Ailesinden asker olanlar varmış, babası falan.

Çavuş dediysem, resmi bir rütbe falan değil. Bütün askerler aramızda çavuş diyorduk. Ne iş yapıyordu peki? Komutan içtimaya gelince, bilmem ne taburu, tümeni neyse artık şu kadar kişi falan filan görüş ve önerilerinize hazırdır komutanım (Önerileriniz bizim için çok önemlidir, kutuya atabilirsiniz tarzı bir söylem oldu biraz ama). Bir hareket gösterilecek öne bu arkadaşı çıkarıyorlardı, şöyle yap diyorlardı, o yapıyordu mesela. En son bir ara hevesli bir şekilde süründüğünü hatırlıyorum. Bize iyi örnek olabilmek için tabii ki. En göze batan kişi olduğu için saçına, sakalına, giyimine ekstra dikkat etmesi gerekiyordu. Gereksiz stres yani, ne gerek var.

Acemiliği geçip usta birliğine atlarsam, aklıma ilk aşçı seçimi geliyor. Gittiğim karakoldaki aşçı, ben gittikten 1-2 ay sonra terhis oldu. Küçük bir karakoldu, yemeği yapacak yeni birisini seçmek için komutan gözüne kestirdiği 5-6 kişiyi topladı huzuruna. Herkes aynı tavsiyeyi almış, kimse olmak istemiyor. Hiç bir şeye gönüllü olma. Komutan herkesi yokluyor tek tek. Sen üniversitede evde kalmışsındır, biliyorsundur falan filan. En son ihale benim hemşeriye kaldı, hem de onun tabiriyle has hemşeri. Aynı ilçe, aynı il.

Bizim hemşeriyi 2 hafta kadar eğitime gönderdiler. Ne öğrettiler bilmiyorum ama yapmayı o kadar istemiyor ki anlatamam. İyi zehirlenmeden döndük diyorum askerden. Yaptığı yemekler içinde en komedisi, içi pişmemiş biber dolmasıydı. Bahsettim zaten, bizim karakol küçük, ne yemek yapıldığına falan kimsenin takıldığı yok. Normalde yemek listeleri gelir ama uyuyor musun diye kimse kontrol etmiyor. Kimse muhtemelen öyle bir liste olduğunu da bilmiyor. Aşçı istediği malzeme sipariş listesini veriyor, kurye dediğimiz arkadaş merkezden bunları satın alıp getiriyor. Biber dolması, acemi bir aşçı için biraz zor bir yemek diye düşünüyorum. Ayarını tutturması falan. Neyse sözü uzatmadan, bu biberin içindeki pirinçlerin çoğu çiğdi. Elime aldım ters çevirdim, hepsi dökülüverdi. Yiyemedik haliyle.

Bu ve buna benzer yemeklerle bir süre gittik. Bir gün yanıma geldi ve iyice bunaldım izine çıkacağım, yerime bakar mısın, yoksa komutan izin vermez dedi. İyi dedim, biraz yemek yapma tecrübem vardı üniversiteden. 10-15 gün kadar bu şekilde aşçılık yaptım. Normalde aşçı yemek yaptığı için sadece 12-1 nöbetini tutar, benim şansıma bana ekstradan devriye de yazılıyordu. Şu konuyu bağlıyım o devriyelerden de bahsetmeden geçemeyeceğim.

2 hafta kadar yemekleri ben yaptım, bir işi yaparken baştan savma yapmayı sevmem. Bu yüzden elimden geldiğince iyi yapmaya çalıştım. Özellikle çorbalarım çok beğenilmişti. Bunu söylemeden bu konuyu kapatmak istemedim. Bir yerden sonra millet yine mi şehriye çorbası demeye başladı ama olur o kadar. En komiğime giden olaylardan biri de, bir gün yemek kitabından uğraşıp, didinip tariftekine göre bir domates çorbası yaptım. Domatesleri rendeledim, süzdüm bir şeyler yaptım. Baya uğraştım, beğenilmedi maalesef ki. Ben de beğenmedim açıkçası. Bizim hemşeri salçaya su katıp, domates çorbası yaptım derdi. Onun yaptığı daha güzeldi dediler. Sonrasında ben de salçaya su katıp yaptım, ilginç bir şekilde daha güzel olmuştu :).

Gelelim devriye mevzusuna, bunun konumuzla hiç alakası yok ama başka bir yazıda bahsetme şansım olmaz diye hislerimi buradan paylaşmak istiyorum. Devriye dediğimiz olay şu; 1 rütbeli, 1 şoför, 2 standart asker (bunlardan biri ben oluyorum) arabaya binip köyün sokaklarında rastgele geziyoruz. Rastgele diyorum, çünkü herhangi bir güzergah izlediğimizi hatırlamıyorum ya da ben fark etmedim. Genelde kimse konuşmuyor, arabanın sallanmasıyla gidiyoruz. Şu an bu sahneyi düşünürken bile uykum geliyor. Devriye sırasında sürekli uykuyla savaşırdım. Normalde olduğu yerde, oturduğu yerde uyuyan birisi değilim. Devriyelerde bir süre gezdikten sonra sürekli başım öne doğru düşmeye başlıyor, bazen fark edip kendime geliyorum. Gelemezsem komutan öksürüyor, bir şey diyor, irkilerek kendime geliyorum. Normalde devriye gezmek eğlenceli bir şey gibi geliyor kulağa ama bıraksalar da uyusak eğlenceli bir şey olabilirdi. Diğer türlü işkence gibi bir şey oluyor.

Bir yerde altın kurala uymamıştım. Yazıcı da ben gittikten bir kaç ay sonra tezkeresini aldı. Yazı yazılacak, komutan yazabilecek birisini ararken ben yazarım dedim. Yazılımdan, online oyunlarda mesaj yazmaktan gelen tecrübeyle, klavyeye bakmadan bile yazı yazabilenlerden biriyim ben de. Hatta bu cümleyi de şu an klavyeye bakmadan yazıyorum :). Başımıza iş aldık haliyle. Gittim bilgisayarın başına, baktım F klavye. Biz atadan Q klavyeciyiz, neyse dedim ben bunu Q klavye yapıp bakmadan yazarım. Halbuki bırak kaç, ben bu klavyede yazamam de. Komutan söylüyor ben bakmadan yazıyorum, arada yanlış oluyor hemen toparlıyorum, klavyeye alışmakta lazım tabii. İş üstüme kaldı, bu şekilde zaman zaman arada bir şeyler yazmam gerekti.

Yazma haricinde başka işler de yıkılmaya çalışıldı hemen, komutan bilmem ne evraklarını getir falan filan dedi. Onlar ne bilmiyorum komutanım dedim. Önceki yazıcı öğretmedi mi dedi. Yok dedim bana hiç bir şey söylemedi, neyse ben yapıyım dedi, o işten yırttık öylece. Bu arada gerçekten hiç bir şey öğretmemişti, sorduğu evrağın ne olduğu hakkında bir fikrim yoktu. Yazma kısmı genelde zevkliydi, aylardır klavyede yazmayınca insan özlüyormuş. Ne güzel işte diyebilirsiniz. İş burada kalsaydı iyiydi tabi ama kalmadı, komutan yazılımcı olduğumu da öğrenince kafasında onu hemen yazılımcı eşittir bilgisayarın her şeyini bilen kişi diye çevirdi. Bilgisayarda bir problem oldu bir bakıver, çocuğunun laptopu bozulmuş bir format atıver. Bu tarz garip işler, en azından oyun yazmamı da istemediler.

Sonuç olarak, askere giderken niye herkes bu öğüdü veriyor, herkes yaptığını söylesin diye düşünüyordum. Yaşayıp görünce hak verdim ister istemez. Gönüllü olmadan, kıyıdan köşeden kendi halinde askerliği bitirmek en iyisi sanırım.

Leave a Comment