Hoşgeldin Ya Şehr-i Ramazan

Bir yılı daha devirdik ve Ramazan ayına ulaştık Allah’a şükür. Ramazan ayının önemi, feyzi, bereketi üzerine yazı yazabilecek bilgi birikimine, dini bilgiye sahip olduğumu düşünmüyorum. Bunun yanında Ramazan ayı gibi önemli bir zamanı konu alan bir yazı yazmadan geçmek de istemedim. Bu sebeple bu yazıda dilim döndüğünce Ramazan ayı ile ilgili aklıma gelen bir kaç şeyden bahsetmeye çalışacağım.

Ramazan ayı bence bir nevi kendimizi sıfırlama ayı. Dünya hayatı dediğimiz şey genel itibariyle sürekli bir koşuşturmadan ibaret. Bir işi bitiriyoruz, bakıyoruz başka bir şey bekliyor. Bazen de yapacak hiç bir şey olmuyor, can sıkıntısı sarıyor çevremizi. Can sıkıntısından kaçmak için bir şeyler yapıyoruz bu sefer. Yine kendimizi koşturma moduna geçirmeye çalışıyoruz yani.

Yıllar önce bir tanıdığım işler nasıl diye sormuştu. Sorduğu zaman biraz yoğun bir dönemdeydik. Biraz yoğunuz bu aralar dedim. İyi iyi, iş olması iyidir dedi. İş olmazsa sıkıntıdan ne yapacaksın dedi. Yapacak bir iş bulamayınca bu sefer insan kendine bir şeyler bulmaya çalışıyor. Kimi film, dizi izliyor, kimi arkadaşlarıyla kafelerde sonsuz muhabbetlere dalıyor. Kimisi kendisini oyunlara veriyor. Çok nadir kişiler de kurstur, eğitimdir, etkinliktir bir uğraşlar buluyor.

Sözün özü hep kendimize bir uğraş çıkarıyoruz, yoksa can sıkıntısı köşede bekliyor. Ramazan ayı kişinin kendini sorgulaması, ne yapıyorum, gidişat nereye demesi için bir fırsat diye düşünüyorum. Oruçlu olunca, açlıkla birlikte insanın kuvveti de düşüyor, biraz daha iç alemine dönebiliyor. Hayatın son hızda akan hızı bir miktarda olsa yavaşlıyor. Bu bakımdan kendini gözden geçirme, tabiri caizse sıfırlama fırsatı doğuyor.

Ramazan ayıyla beraber hayatın o tek düze ritmi de değişiyor. Sabah kahvaltı, öğle yemeği, kafede arkadaşlarla çay içme olayları rafa kalkıyor. Sahur, iftar, pide sırası gibi farklı şeyler giriyor hayatımıza. Bazı işlerde işlerin temposu azalıyor, patron daha gevşek çalıştırıyor işçileri, erken çıkmalarına izin veriyor. Bütün bunlar hayatı biraz daha yavaş yaşamamıza imkan sağlıyor diye düşünüyorum. Bu da insanın düşünmesi için fırsat sağlıyor. Diğer türlü hayat son hız akıyor, bir bakmışız ömür serveti elimizden kayıvermiş. Ne ara geçti bunca yıl serzenişi kalmış geriye.

Pide sırası demişken aklıma geldi, pidesini çok sevdiğim bir fırın var. Odun fırını, doğalgaza geçmediler, bu sebeple pideler yavaş pişiyor ama güzel pişiyor. Yemesi de çok lezzetli oluyor. Genelde iş dönüşü bu fırına uğrarım, o saatlerde pek sıra olmaz, pidemi alır eve geçerim. Bazen geç kalınca ister istemez sıra beklediğim de oluyor. Çok bir sıra değil, 10-15 kişi kadar genelde. İlerleyen saatlerde daha fazla da oluyor da, o zaman soğuklardan alıp evde ısıtmayı tercih ediyorum. Sıra beklemekte bir yere kadar.

Sıra beklerken, genelde sıranın yanından beklemeyip geçen kişiler oluyor. Giriyorlar içeri, onlara özel ayrılmış pideyi alıyorlar, gidiyorlar. Haliyle sıradan itiraz edenler çıkıyor, niye sıra beklemiyorsunuz diye. Haklılar tabi ki, sonuçta sırada bekliyorlar ne kadar zamandır. Alan kişi ben öğlenden ayırttım diyor. Sıradaki kişiler zaten çevreden gelen ahali, hemen her gün buradan pide alıyorlar. O zaman herkes önceden ayırtsın pidesini, yüzlerce sıcak pideyi aynı anda iftara on beş dakika kala nasıl verecek bu fırın?

İşin dini boyutunu bilmiyorum ama o kadar insan sırada beklerken önceden sipariş verdim diyerek sıra beklemeden almak bana çok doğru gelmiyor. İftardan on beş dakika önce sıra beklemeden, elimi koluma sallayarak pidemi alacaksam, üstüne bana bunun bir vebali de yoksa bana 30 gün pide ayırabilirsiniz. O kadar insan beklerken yandan girip almaya içim el vermez muhtemelen, yine sıraya girerim herhalde.

Pide kuyruğuyla konuyu iyice dağıttım ama asıl mevzu hayatın temposunu biraz düşürebilmek. Koşuşturmadan sıyrılıp, mümkün mertebe ibadetlere yönelip bu ayı iyi bir şekilde değerlendirmek. Tabi buradan söylemesi kolay, kendi adıma ne kadar uygulayabileceğim bekleyip göreceğiz.

Leave a Comment