Bir şey yaşarsınız, bir şey görürsünüz, bir şey duyarsınız… O an için o gördüğünüz, duyduğunuz bir anlam ifade etmez. Anlam veremezsiniz, sıradan gelir ya da üzerine kafa yormazsınız. Aradan bir zaman geçer, bu bazen dakikalar kadar kısa olabilirken, bazen de yıllar gibi uzun olabilir. O olay üzerinde artık daha derinlemesine bir fikriniz vardır. Anlaşılmaz olan anlaşılır olmuştur.
Aradan geçen zaman içinde kendinizin daha iyi bir versiyonu olmuşsunuzdur bir nevi. Kısa süreli olanlar için bu çok geçerli değil tabi ki. Kısa süreli olanda sadece zihnin düşünmek, yorumlamak için biraz zamana ihtiyacı vardı. Ya da sadece tekrar etmesi gerekiyordu kendi içinde. Bazen dikkatim başka bir yerdeyse, duyduğum bir şeyi ilk seferinde anlamıyorum. Garip bir şekilde zihnimde o duyduğumu tekrar dinliyorum, tekrar oynat tuşuna basıyorum sanki. O zaman anlıyorum söylenmek istenileni. Bir süper yetenek değil ama arada böyle bir şey yapabiliyorum. Kısa süreli olana örnek bunu verebilirim. Yorgun ya da dikkati dağınık zihnin toparlanması için gereken kısa bir süre.
Bu yazının konusu kısa olan değil, üzerinden uzun zaman geçince anlam kazanan olaylar. Bir örnekle başlayayım. Yıllar önce arabalı vapurla tatil için bir yere gidiyoruz, nereye gittiğimiz aklımda kalmamış. Muhtemelen Gökçeada’ya gidiyoruz. Deniz yolculuğu yanlış hatırlamıyorsam bir buçuk saat civarı sürüyor, bir çocuk için tatile gidecekleri yerin heyecanıyla geçmesi uzun bir süre. Geminin üç katı var: arabaların olduğu giriş kat, yolcuların olduğu ikinci kat ve kaptanın olduğu üçüncü kat. Kaptanın olduğu kata çıkılabiliyor, orada oturacak yer yok ama manzara en güzel orada. Ben de kah ikinci kata iniyorum, kah yukarı çıkıyorum, kah televizyon izliyorum… Bir şekilde zamanı geçirmeye çalışıyorum.
İkinci katta oturuyorken bir aile geldi. Karı, koca, yanlış hatırlamıyorsam bir ya da iki çocuk. Adamın keyfi yerinde gözüküyor ama kadının yüz ifadesinde anlam veremediğim bir durgunluk var. Haliyle bir çocuk olarak önemsemedim. Yıllar sonra bu olay aklıma geldi, o an düşündüğümde muhtemelen kadının evliliğinden memnun olmadığını, belki de ailesinin zoruyla evlendiğini düşündüm. Yılların üzüntüsü onda böyle bir yüz ifadesine dönüşmüştü. Başka türlü açıklayamadım olayı, anlık bir tartışma sonucu olan bir şey değil, yılların getirdiği bir sonuçtu. Daha sonra yoldan geçen bir çiftte de bu ifadeyi gördüm. Belki görmek istediğim için gördüm bilemiyorum tabi. Ama artık anlam verebiliyordum, sonuçta yıllar öncesinden çok daha bilgiliydim.
Gemi yolculuğundan bahsetmişken, kaptanın üçüncü katına çıkınca, kaptan bazen yolcuları mekanına davet ederdi. Mekanı dedim, ne isim verdiklerini bilmiyorum. Kamara değil, komuta merkezi de değil, kim bilir ne. Buraya girmek o zaman bir ayrıcalık gibi gelirdi, bir kaç sefer ben de girme şerefine nail olmuş birisi olarak. Şimdi düşününce pek bir anlam ifade etmeyen bir şey. Bu da sonradan anlamlandırmanın farklı bir boyutu.
Bu konu hakkında söylenecek çok da bir şey yok açıkçası. Olay kısaca kendimizin daha iyi bir versiyonu olmamız. Bir yazılımcı yıllar önce yazdığı koda bakar, nasıl bu kadar karışık yazmışım der, şaşırır. Sürekli bir ilerleme, gelişme içindedir yani. Bazen de yaptığı zor bir işi görür, nasıl bu kodu yazabildim diye hayret eder. Neyse konudan daha fazla sapmadan, yaşadığım bir başka olayı da anlatıp bitireyim.
Yıllar önce ortağı olduğum bir firmada çalışıyorum. Yönetim işlerinden çok anlamadığım için kendi işimi yapıyorum, yönetim kısmını ortaklar ve orada çalışan birisi hallediyor. Ekip çok kalabalık değil. Bir gün ortak olmayan yöneticiyle konuşuyoruz. Diğer ortakları kastederek onlar ve ben burn out olduk dedi. Bilmeyenler için burn out şu demek, artık enerjimiz bitti, tükendik. Genelde yoğun iş temposundan bunalan kişiler kullanır. Sen de bu şirketin ortağısın, senin de yönetimde olman gerekir falan dedi. Benim çok bildiğim işler değil, becerebilir miyim bilemiyorum falan dedim, sonra da konusu açılmadı, ben işime normal devam ettim.
Aradan yine yıllar geçti, yönetici tarzı bir role geçmek zorunda kaldım. Hayat bizi buna mecbur etti :). Bir süre bu rolde çalışınca aklıma bu olay geldi. Küçük bir ekip, yönetici rolünde 3 kişi. Kişi başına neredeyse 3-4 kişi düşüyor, rahat rahat idare edilebilecek bir ekip. Ne oldu da bu kadar tükendiler? Şahit olduğum başka olaylar geldi aklıma. Bulabildiğim tek mantıklı açıklama şu oldu, olmayan şeylerden bile problem oluşturup onun üzerinden kendilerini yoruyorlar. Ya da ufak şeylerden fikir ayrılıkları çıkıyor. Başka türlü zaten küçük bir ekip ve herkes işinde gücünde. Tükenecek bir şey bulamadım.
Hiç bir şey yapmasak sadece yaşasak bile yıllar bizi öyle ya da böyle eğitiyor. Eski olaylara bakıp farklı şeyler fark etmek keyifli oluyor. Oturup üzerine düşünmüyorum da bir anda zihnim önüme çıkarıveriyor. Bak bu sanırım böyle böyle, senin de haberin olsun diyor :).